Profil de GürhanCivanPhotosBlogListesPlus Outils Aide

Blog


15 août

d. kocaeli köşe yazısı - Umuda yolculuk

Bir sabah kalktığımda sağ ayağımda, genelde halı sahada maç ettikten sonraki ağrılarımı andıran bir ağrı hissettim. Bu ağrı bana çok tuhaf gelmişti. Çünkü önceki gün boyunca, maç gibi vücudumu yorucu hiçbir eylemde bulunmamıştım. Hem genelde yaptığım sportif faaliyetlerin etkisini sadece sağ ayağımda değil, vücudumun her tarafında hissetmem gerekirdi. Hamlık denilen ağrıyı bütün gün çektim ve neden olduğunu düşündüm durdum. Bir şeyin sebebini düşünüp bulamazsam, o bulamadığım zaman dilimi bana zehir zıkkım olur. Sonunda sağ ayağımdaki hamlamadan doğan ağrının sebebini buldum: Umuttepe’ye gitmek için bindiğim dolmuş tam anlamıyla dolmuştu ve ben her zamanki gibi ayakta hatta sağ ayağımın üstünde gitmek zorunda kalmıştım. Sağ ayağımın üstüne aşırı yüklenirken, sol ayağım otobüste teker için ayrılmış çıkıntı üstünde idi. Yaklaşık 30 dakika böyle yolculuk ettiğimden dolayı sağ ayağım hamladı.

Bir yaz ablam, Kayseri’de okur iken, bir arkadaşının vasıtası ile bana dolmuş kâhyalığı denilen bir iş buldu. Görevim duraktaki “Ambar Hattı” minibüslerini sırası ile salıp, zamanlarını kontrol etmekti. Kâhyalık işinin; parası güzel olmasının yanı sıra, bana da birçok hayat tecrübesi kazandırdı.

Bu köşede üniversite sorunlarından bahsederken, ulaşım sorunundan bahsetmemek elbette olmaz. Hatta bazılarınız bu konuyu yazmada geç kaldığımı bile düşünebilir. Ama bir çözüm ya da öneri bulmadıktan sonra eleştiri yapmanın bir işe yaramadığını düşünüyorum. Ulaşım sorunu ile ilgili halen bir çözümüm olmasa bile bazı tespitlerim bulunmakta. Bu tespitleri burada yazmamı da dolmuş ve minibüs şoförleri arasında bulunup gözlem yapabilmem ve sağ ayağımdaki ağrıya borçluyum. Tabi ki buradaki tespitlerim bütün bahsi geçenler için geçerli değildir.

Şoförler, basit bir şekilde, ekmeğini kazanmak için günde 10 saate yakın “direksiyon sallayan” insanlar olarak düşünülebilir. Ama yaptıkları iş ve bu işi yapma şekilleri bu cümleler kadar basit değil. Birincisi şoför tehlikeli bir araç (taşıt) kullanıyor ve taşıtında sadece yük olsa bile kendi canını da taşımış oluyor. Özellikle toplu taşıma araç şoförleri kendisi ile beraber her gün yüzlerce insanın canını taşıyor. Çoğumuzun hayatı şoförün o anki dalgınlığıyla sonlanabilir durumda.

Peki, pek düşünmeden canımızı emanet ettiğimiz insanlar nasıl bir hayat sürüyorlar? Mantıkları nasıl yürüyor? Bir kere şoför adam dinlediği müzikle kendini belli eder. Evinde pek dinlemediği arabesk müziği aracı kullanırken dinlemez ise bu bir eksiklik sayılır. Özellikle minibüslerde oto teybi fren kadar gereklidir. Vites atışla Müslüm Baba’nın name yapışı arasında bir uyum olmalıdır. Müslüm sesini yükselttiğinde gaza basılmalı düşürdüğünde havalı frene basıp basıp çekilmelidir. Hayatlarının çok kötü gittiğini dinledikleri arabesk parça sözleri ile pekiştirirler.

Benim içinde bulunduğum ve halende araçlarına bindiğimde gözlemlediğim şoförler ayda en az 1 milyara yakın para almalarına ve çalıştıkları gün; yemek, çay, sigara, tatlı gibi masrafları da arabaya ait olan, maddi sıkıntı içinde olmaması gereken adamlardır. Fakat şoför milleti her zaman ağlamaklı bir şekilde olayları çarpıtır. Araç, o günkü servis sırasında hiç boş kalmasa, sürekli yolcu ile dolsa bile, şoförler yine para kazanamadıklarından, kazandıkları paranın mazot, yağ vb. şeylere gittiğinden, trafik polisine yakalanıp ceza yediğinden sürekli şikâyet ederler. Kendi aracı olanlar da şoförün çok para harcadığından ve arabayı yolcu ile iyi dolduramadığından sürekli şikâyet ederler. Bu şikâyetlerin hepsinin boş olduğunu bana yine şoförlerden biri belgesiyle ispatlamıştı. Demişti ki: “Bir araç gün boyunca sadece koltuk sayısı kadar yolcu ile gidip gelsin, bütün masraflar çıksa bile çok iyi kar etmiştir. Bunların ağlamalarına bakma. Az kazandım deyip, güya nazar değmesini engelliyorlar.”

Umuttepe dolmuşları da önceleri bazen boş gidip gelseler bile, özellikle hastane açıldıktan sonra en azından koltuk sayısı ile gidip tıklım tıklım geri dönüyorlar. Hatta şoförlerden biri arkadaşıyla konuşurken, “Haftanın 5 günü buraya çalışayım 3 ayda 2. evi dikerim” diyerek hiçte zarar etmediklerini ispatladı. Ama onlar halen “Acaba 1–2 yolcu daha sıkıştırabilir miyim?” diye düşünmekte. “Yeterince yolcum var, kalanları da arkadaki alsın” diye düşünen bir Umuttepe şoförü görmedim. Gerçi biz öğrencilerde tam dolu araçlara binebilmek için kapı merdivenlerinde yolculuk yapıyoruz ama nasıl olsa arkadan gelen aracında pek farkı olmayacağı için ilk gelen dolmuşa binmek istiyoruz. Şoförlere “Kımıldayacak yer kalmadığını, o yolcuyu da arkadaki dolmuşçunun alması gerektiğini” söyleyecek olursa birisi, “Bu arkadaşını almayayım da dersine(veya sınavına) geç mi kalsın? Arkadaki de benim gibi dolu (Çünkü o da kalkması gerekenden geç kalkıp yolda oyalanıp, yolcu birikmesini beklemiş ve kâhyanın kurallarına uymamıştır da ondan).” Gibi şeyler söyleyecektir.

Daha öncede dediğim gibi çözüm yolu bulamama rağmen, yetkililerin bir çözüm yolu bulmasını ve şoförlerin bu konularda biraz daha dikkatli olmalarını dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Allah Umuttepe yolcularına sağ salim gidip gelmeyi nasip etsin!

d. kocaeli köşe yazısı - Bilen Bilim adamıdır

Eskiden bu ülkeyi düzeltse düzeltse bilim adamları, profesörler düzeltir zannederdim. Bu düşüncem, ülkenin siyasetçilerinden fiili bir yarar görememiş, basit bir vatandaş düşüncesi idi. Aile çevremle ve dostlarımla yaptığım muhabbetlerden hep şunu işitiyordum: “Bu siyasetçilerin al birini vur ötekine. Hiç birinin farkı yok!”. Bu yargıyı, her ne kadar bazı şahısları “Kurtarıcı” olarak gören milletimin insanı bulunsa bile, çok kişiden halen işitmekteyim. “Böyle gelmiş böyle gidecek. Korkarım vallah. Yok mu çaresi dostlar? Fesuphanallah!” şarkı sözleri halen geçerliliğini korumakta. Bütün siyasetçiler kendilerinin dürüst diğerlerinin de sahtekâr olduğunu söylerse eğer ve de ben hepsine inanırsam matematiksel olarak hepsinin sahtekâr olduğu ortaya çıkar. Tabi ben de sizin gibi böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.

İşte siyasetçiler hakkında bu olumsuz düşünceler yüzünden, ülkeyi kurtaracak kişilerin; bilim ışığını elinde tutan insanların yani bilim adamları, profesörler olduğuna inanıyordum. Onlar veriler elde edip insanlığın yararına sunuyorlardı. Türkiye’nin başına bir felaket gelse hemen yardıma koşuyorlardı. Deprem zamanı Ahmet Mete Işıkara’nın İzmitlilerin ve bütün Türkiye’nin hafızasında biraz da olsa yer etmiştir. Bütün profesörler, doçentler, kısacası bilim adamları deprem konusunu masaya yatırıp ülkemizin bu dar boğazdan nasıl kurtulacağını tartıştılar. Yeri geldi, depremzedeler ile beraber sokaklarda sabahladılar ( TV’den gördüğüm buydu ). İnsanları bilinçlendirmek gibi ağır bir görevi üstlenmişlerdi.

Biz onları sadece doğal afetlerde insanlara yardım ederken değil, İstanbul’un köprülerinin tehlikeli olduğu uyarılarını yaparken bile görüyoruz. Bilim adamları bilimin doğrultusunda ülkedeki bazı yanlış şeyleri söyleyerek, bizleri bilgilendirip önlem almamızı istiyorlar.

9000 km yol geldikten sonra etrafta dolaşırken öğrencinin biri sınıfını karıştırıyor. En sonunda doğru sınıfı buluyor. Üniversitedeki ilk derse girmesinin heyecanı var üstünde. Kendine gelip bilim yuvasının kapısını tıklatıp içeri giriyor ve elinde kitaplar bulunduğu için sınıfa yeni girdiğini anladığı hocasına sesini inceltip kibarca soruyor: “Geç kaldığım için özür dilerim. Derse gire…”. Öğrencinin cümlesi tamamlanmadan hoca hışımla arkasını dönüyor ve kapıdaki öğrencisine ezici bir şekilde bakarak “Benden sonra derse giremezsin. Çık dışarı!” diye ilk derste sınıftan kovuyor. Öğrenci liseden kurtulmuşluğun, özgür olmanın havası ile tıkladığı kapıyı, buruk, korkmuş ve şaşırmış bir şekilde kapatıp çıkıyor. Böylece kantinle tanışması çok erken oluyor ve kendisine kantini daha sıcak bulduğu için artık dersleri pek önemsemiyor. Çoğu dersten kalıp, okulu 2 yıl uzatarak bitiriyor.

Derse hocadan önce girmiş öğrenciler için de durum pek iç açıcı değil. Çünkü hoca dersi başladığı gibi bir yabani kısrak hışmıyla işliyor. Dersin sonuna kadar ezici üstünlüğünü sınıfa hissettirme için önüne gelene fırça atıyor, bağırıyor, azarlıyor, aşağılıyor, hakaret ediyor ve sonunda da sınıftan birçok öğrenciyi atmış şekilde dersi bitiriyor.

Sınıfta kalmayı başaran adeta süt dökmüş kedi gibi oturan öğrenciler de serzenişte. Çünkü onlar da hocanın kendi yazdığı kitabından anlattığı konudan hiç bir şey anlamadan dersi bitiriyorlar. Hocadan not tutabilmek için yavaş anlatmasını rica eden bir öğrenciyi de fırçalayıp, başka bir bahane bularak dersten attığı için, kimse doğru düzgün not tutamıyor. Sene sonunda, öğrencilerden, o dersi geçenlerin nasıl geçtiğini, kalanlarında nasıl kaldığını anlamayanların sayısı çoğunlukta oluyor. Dersten kalan öğrenciler dersin hocasının değişmesi için yatırları ziyaret edip, ağaçlara çaput bağlıyorlar. Tabi ki onlara internetten hocaları için yapılan ankette geçenler de, kalanlar da zayıf not veriyor. Ama anketle hiçbir şeyin değişmeyeceğini üst sınıf öğrencileri onlara anlatıyor. 

İlerleyen yıllarda bir başka hoca derse dönem boyunca 6 hafta çeşitli sebeplerden dolayı gelemiyor ve bu okulda 4-5 hafta kadar derse giremeyen öğrenci yoklamadan kalmış sayılıp, seneye o dersi tekrar almak zorunda kalıyor. Yoklamadan kalması gereken hoca gelmediği haftaların telafisini, dersi bilgisayarda hazırladığı sunumla anlatıp, konuları hızlı bir şekilde geçerek sağlıyor. Öğrencilerin notlarında bütün konularla ilgili sayısal bir ders olmasına karşın yalnızca 2 çözülmüş örnek yer alıyor. Bu örneklerden birinde de soru yarı kısma kadar çözülmüş bir şekilde duruyor. Kalan kısmını çözmekte öğrenciye ödev olarak veriliyor.

Hoca arada bir öğrenciler konuyu anlamayıp soru sorarsa, “Benim yakında doçentliğim gelecek. Nelerle uğraştırıyorsunuz beni!” diyerek, sorulan basit sorulara tepkisini koyuyor. 

Sınavda 3 soru soruluyor ve bunlardan biri hocanın öğrencilere ödev verdiği sorulardan çıkıyor. Bu soruların çözümlerine kitaptan çalışanlar geçebiliyor. Kopya becerisi olanlar çekebiliyor. Kopyadan yakalananlar da ağır bir şekilde cezalandırmakla karşı karşıya kalıyor. Fakat bir dönemi bilgisayardaki notlardan bakarak anlatan hoca, doçentlik alıyor ve diğer seneye başka birçok derse girmeye başlıyor. Tabi ki yine teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanıyor. Sınav zamanı da dersi alttan alan öğrencilere “Derse girmezseniz sorulara böyle boş boş bakarsınız!” diye fırça atıyor.

Bu yukarda yazdığım hocaların, gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur. Bunların hepsi benim hayal ürünümdür. Bu memleketin profesörleri birer melektir. Konularında uzman olup, öğrencilerine bilgi verme aşkı ile yanıp tutuşan insanlardır. Benim memleketi bilim adamlarının kurtaramayacağı düşüncesinin, bu hayal gücümle de hiç alakası yoktur. Bu düşünce benim geri kafalı, bilimi sevmeyen, bilim adamlarını kıskanan, eğitimsiz cahil bir insan olmamdan kaynaklanıyor. Zaten, sanırım gerçekleri, şu an yazımı okuyan herkes anlamıştır. Bana göre basit gerçekleri bilenler de, bilim adamının hasıdır…

d. kocaeli köşe yazısı- Kira Teorisi

Arkadaşımın birisi Umuttepe’den dönerken, otobüse binip ayakta gitmemek için sıra beklemiş ve 10 dakika bekledikten sonra otobüse binip arkalarda bir yerde arkadaşı ile beraber oturmuş. Otobüs koltuk sayısını aldıktan sonra ayakta yolcu almak için beklemiş ve sırada beklemek istemeyenler ayakta gitmeyi kabul edip otobüse binmişler. Yolcular arasında amca diyebileceğimiz insanlar da varmış. Bu amcalar kırklı yaşlarında, sakalları uzun ve çevrili kişilermiş. Otobüse bindikleri andan itibaren tek tek otobüsteki bütün gençlerin gözlerinin içine bakmaya başlamışlar. Bu manalı bakışların arkasından birbirleri arasında bir konuşma başlatmışlar. Biri diğerine, “Şimdiki gençler çok saygısız. Otobüste yaşlılara da yer vermez oldular. Biz yaşlılara değil hanımlara bile yer verirdik” gibi şeyler söylemiş. Diğer amca da sürekli arkadaşını onaylıyor, hatta “Bizim zamanımız gerçekten güzeldi. Şimdi ki gençler zibidi gibi kafalarına sürüştürüp bir şeyleri çıkıyorlar sokağa. Erkeği kızı aynı!” gibi şeyler söylüyormuş. Bizim arkadaş çok mülayim yapıda olmasına rağmen dayanamayıp amcaların yüzlerine bakarak “500 milyon kira isterken, öğrenciye ev vermiyorum, siz evi ahır gibi kullanıyorsunuz gibi şeyler derken hiç kendi zamanınızı düşünmüyordunuz herhalde. Eskiden öğrencilere acırlardı. Siz bize ne verdiniz ki ne istiyorsunuz? Bende herkes gibi sıramı bekledim. Gelip oturdum. Sapasağlam adamlarsınız. Sıra bekleseydiniz de yer alsaydınız” gibi ağır bir konuşma yapmış. Amcalar tek kelime edemeden donup kalmışlar. Daha sonra da benim arkadaşı göremeyecekleri yere, otobüsün arka tarafına doğru ilerlemişler. Arkadaşımın sinirli tavrı sadece o amcalara değildi tabiî ki. O kendisini yaklaşık 3 senedir bulunduğu şehirde, konaklama, gıda, ulaşım gibi olaylarda rezil eden İzmit’teki bazı insanlara bu tavrını koyuyordu.

Gerçektende İzmit’te ev kiralamak ayrı bir dert olmuş durumda. Ben de dahil bir çok öğrenci evde yaşayabilmek için uzun bir süre kafası hep yukarılara bakar şekilde İzmit sokaklarında dolaşmıştır. Burada da kiralık ev bulmak Türkiye’nin çoğu şehrinde olduğu gibi zor. Çünkü Türkiye’nin birçok yerinde ev kiralamak çok önemli bir gelir kaynağı haline geldi. Eskilerden beri toprak tutkunu insanlarımızın olduğunu biliyordum. Bu toprak tutkusu şimdilerde kendini ev alma tutkusuna bıraktı. Bir kişi en iyi yatırım aracı olarak ev almayı görüyor. Bunun bana göre ilginç birkaç sebebi var. Kendi teorilerime göre size sebeplerden biraz bahsedeyim:

İnsanların bazıları şartlar ne olursa olsun, oyun nasıl oynanırsa oynansın kazanmak ister. O tip insanlara göre kazanmak için her yol mubahtır. Bu kazanımı maddi anlamda da elbette ki “para” tanımlar. Çoğu insanın, en çok kazanmak istediği şey paradır. Bunun için birçok “Şans oyunu” oynanır. Genelde oynayanların kazandığı para, oyunu hazırlayanların kazandığı paranın yanında devede kulak kalır. İnsan bu para kazanma hırsı yüzünden her yolu mubah görmeye başlamıştır. Bir ülkede savaş olması, ya da dünyanın herhangi bir yerinde açlıktan insanların ölmesi bizim para kazanmamıza engel değildir. Yine bu tip insanlara göre, doğa kanunları geçerlidir ve güçlü güçsüzü ezer. Bu tip insanlarla ev kiralanması arasında da bana göre şöyle bir bağlantı var: İslam dinine göre faiz, çaba sarf etmeden kazanılan para olduğu için haramdır. İnsanların bomboş durup, çalışmadan para kazanmaları İslam dinince yasaklanmıştır. Tembellik büyük günahlardan olduğuna göre, cezalandırılmalıdır. Fakat yine kurnaz insanımız bu yasağı bir şekilde kendine uyarlamıştır. Varsayalım ki 30 milyar parası olan bir Müslüman, parası ile ev alsın. Bu para bankada faiz ile yılda 3 milyar elde etsin. Fakat haram olduğu için parasını bankaya koyamıyor. Onun yerine öğrencilerin bol olduğu bir yerde köhne bir ev alsın. Biraz boya badana yaptırsın. Sonra da kiralık yazısını assın. Piyasada evler genelde 400–500 milyon kiraya gittiğine göre kendisi de 450 milyon kira bedeli istesin. Yılda 5 milyar 400 milyon kazanmış olacak ve her sene bu kira bedeline en az ayda 25 milyon zam yapacak. Evinin değeri de her sene artacak. 30 milyara aldığı evi canı istediğinde 40 milyara satacak. Hem faizden para yememiş olacak hem de parasının değeri hiç düşmeden yükselmiş olacak. Faizden alacağı paradan fazla para kazanması da bu işin cabası. Eğer bir de başkalarına evimde öğrenci kalıyor, çok yufka yürekliyim diye millete hava atmaya başlarsa deymeyin keyfine. 

            Ne şiş yansın ne kebap teorimi uygulamak sadece faizden para yemek istemeyen Müslümanlar için geçerli değil. Bankada parası olan da ev alıp öğrenciye         “Nasıl olsa 4 kişi kalıyorsunuz, paylaşıp ödersiniz. Her birinize 180 milyoncuk düşüyor” diyenler de var.

            Peki şimdi bu yazımı okuyan ev sahiplerine soruyorum: Nerde kaldı o eski öğrenciye iyilik yapan, kol kanat geren, sevgi ile bakan, ayıbını yüzüne vurmayıp tatlı dille anlatan insanlar? Yoksa sizler öğrenci okutmuyorsunuz diye mi bütün bunlar? Çocuğunuz sınavı kazanamadı ama ev kirasından para yesin diye mi bu kadar aç gözlülük? Rutubet yapan, kışın buzhane olan, çatısı akan evlere 350-500 milyon arasında kira isterken, hesabınızı neye göre yaptınız? Depremde hasar görmüş ama bir şekilde izin alınmış ya da oturulmaz izni bulunmayan evleri öğrencilere kiralarken, onların başlarına bir şey gelirse önce ailelerine daha sonra Allah’a nasıl hesap vereceksiniz?

            Sözüm herkese değil ama eğer yukarıda ki düşüncelere sahip ev sahiplerinin olmadığını da düşünüyorsanız, geçen sene 3 ay ev aramış bir insan olarak yanıldığınızı söyleyebilirim.